3 Ekim 2012 Çarşamba

Baby, love will come through it's just waiting for you

Gunlerden carsamba,  ofisteyim. Gunun anlam ve onemi alman bilmemnesi oldugundan aslinda resmi tatil olmasi, yine de hemen hemen tum ofisin burada olmasi, hatta birinin gelmiyor musun diye bana mail atmis olmasi. SAAANAAANEEEE diye bogurmek istedim kendisine, onun yerine gelince yari-kibarca ne oldu biri beni mi sordu dedim kendisine.
Garip bir gun var disarida, sikintili ve sicagimsi ve sogugumsu. Ya da hasta oldugumdan bana oyle geliyor olabilir tabii. Evet bildin, yine hasta oldum ben. o yuzden de uzunca uyudum bugun sicak yatagimda, sicak kedimle beraber. kendisine yatagin ustunde yer yaptim disari bakabilmesi icin, yatagi pencere kenarina yaslayip uzerine yuksek olmasi icin bavul koyup uzerine de yun hirka serdim, gitti ustunde uyumaya basladi saskin salak :)
Neyse konu basligimiz, kahve yapmaktan dondugumde radyoda calan Travis sarkisindan gelmekte, bir donem bu sarkiyi ne kadar ne kadar ne kadar cok severdim onu dusundum.
Yapmam gereken cok ve sacma isler oldugu icin huysuzum bugun. Deneyi ben tasarlayip yaptim iste, analizini de yaptim. Gorsellestirmeyi baskasi yapsa olmaz mi. poff poster hazirlamaya giris vol. 1113. Neyse yarisi hazir posterin zaten, bosa soyleniyorum aslinda.
Hadi ben posterime geri doneyim, sarki da bitti zaten.

2 Ekim 2012 Salı

aylardan ekim, yillardan sanane

evet, farkettiginiz gibi en parlak sabahim degil. Gecen ay sadece 1 sefer yazmisim, hayret, Tabii ki buranin boktanligina tekrar alistim, o depresiflik gitti neyse ki. Haftaya gidecegim konferans icin poster hazirlamakla mesgulum haril haril. Bu arada bugun almanca kursum basliyor, haftada iki aksamimizi da oyle yedik mi tamaaam, Bir aksam da akademik bir okuma grubumuz var, ee bak bitti sayilir hafta.
Buraya kis geldi sevgili blok, ben de sanirim yeniden hasta oluyorum becerip, ulan bir iyilesemedik gitti  ya. Neyse buraya kis geldi diye huzunlendigimde New Orleans'ta havanin hala 25+ C olmasini dusunuyorum, mutlu oluyorum. Ben bu bedevilikle becerip oraya da kar yagdiririm ama ekim ayinda, inandim yani buna :)
Gecenlerde buraya yakin bir selale gormeye gittik, gecenlerde dedigim de 10 gun oluyor. Guzel bir geziydi, hava falan da guzeldi. Almanyada pazar gunlerini doldurma zorunlulugu hissediyor insan, her yer kapali oldugundan.
Burada bir turk ile daha tanistim, buradaki diger turklerin aksine o da doktora icin gelmis ve yasi benim yasima daha yakin, biraz muhabbet ettik, takildik, iyi geldi. Degisiklik her zaman iyidir be blog, hele ki got kadar bir koyde yasiyorsan. Bana kitap verdi, okuyalim bakalim bakalim.
Bir suru bilimkurgu okumak istiyorum yine, Stuttgarta falan gidip ingilizce kitaplar alsam bari.
Saka maka Bleda buraya 1 ay sonra falan gelebilir,dusunmesi bile guzel :D got kadar ikea evinde simdi de iki kisi yasamacaa :D pardon 5 varlik yasamaca :D
Guru alisti aslinda eve, tabii ki disari cikmak istiyor ama mutlu da sayilir.
Bu aralar fena demeyecegim filmler izledim arada, The Five Year Engagement, The Dictator, Cleanskin falan filan.
Ben datalarim analizlerim postere konacak figurlerime doneyim yine.

19 Ağustos 2012 Pazar

cildirmicaam

zamaninda suraya benden sonra hayat var mi ey okur demisim kucuk iskenderden alinti yaparak, simdi onun uzerinden yillar gecti, yanimda kucuk iskenderin hicbir kitabi yok, ama bir adim ileri giderek diyorum ki, su hayatta benden daha onemlisi var mi bana ey okur. Evet bencilim, her insanin aslinda oldugu gibi.

üzgünüm eskisi gibi değil lunapark bi yanıp bi sönerken hiç gitmemiş gibi ışıklar ama baksana bana gölgeme döndüm halim perişan.

En guzel yerinde evin- buyuk ev ablukada dinliyorum. Bundan sonra da cildirmicam iyi gidebilir aslinda.
neyse hemen konu degistirelim. Self Induced Planar Motion paper i okuyorum sayin okur, sanane di mi? Benim hayatimdan sana ne aslina bakarsan, hepimiz koskoca bir hiclikte onemsiz bir noktaysak, olup bitenden banane?
gozyaslarimdan kimene? ya da DVD playerimi denemek icin dun aldigim 3 random ingiliz filminden dunyaya ne?
Benim su anda uzgun olmamdan arkadaslarima ne ya da, tezim icin yaptigim deneyde meydana gelen ufacik hatadan aileme ne?
hayat bok sayin okur, ozetle yazar bu yazida bunu anlatmaya calismis olsa gerek simdi muzik dinleyecek ve/veya kitap okuyacak ve/veya film izleyecek ve/veya dizi izleyecek. Ve lanet olsun ki evde hic alkol bulunmamakta. Su anda acik olan tek yer olan benzin istasyonlari da bilmem kac km uzaklikta. Ve bir kafeye gidip oturup bira icebilecek kadar enerjiye de sahip degil bu yazar.

16 Ağustos 2012 Perşembe

oooooo.... Who lives in a pineapple under the sea?

Sponge Bob Square Pants! diye cevap verdiniz mi :) Tamam o zaman.
Bleda buraya tasininca ihtiyac duyabilecegimiz esyalarin bir listesini yapmaya basladim, onlari Bleda'ya da gosterecegim. Sonucta 32.5 metrekare eve sigmak pek de kolay olmayacak sanirim. Ikea-evi olmayi bakalim ne olcude becerecegiz. Ilk gozume kestirdigim seyler, tabii ki dolap raf vb ve tezgahüstü mini bulasik makinesi. Bir de cesitli ivir zivirlar var tabii, ekmek kizartmaydi kahveydi, yok efendim mikrodalgaydi, 3 kedili hayat zor oldugundan benimkinden daha kaliteli bir süpürgeydi falan, bir saniyede evkadini moduna girerim bak. evkadini deyince de desperate housewives tadindaki eski apartmanimi hatirlar gülerim :D

8 Ağustos 2012 Çarşamba

well the clock says it's time to close now I guess I'd better go now

ne yazacagimi unuttum,  bilmem kac dakikadir su sarkiyi ariyordum. Doors-Soul Kitchen tabii ki :)
Bugun neler yaptik bakalim, yabancilar polisine gidip uzatilmis oturm iznimi aldim,  laba gidip calistim, diger enstituye gidip kodlarimi denedim, geri laba dondum, sonra turizm acentesine gidip amerika biletimi aldim. bir yuk kalkti ustumden, bir de eylulde vizeye basvurdum mu tamamdir.
Cuma gunu deneylere basliyorum tekrar, bir de ilkyardim egitimi var cuma gunu, bakalim.
neyse, oyle iste :)

yalniz yasayan insanin hayatla imtihani

bkz: tuvalet kagidinin son rulosunu kullanmanin getirdigi gerginlik :D
evet igrenc bir insanim, ama hayat bu naparsin be blog :D

hadi nes'e yapalim ya da nasil dengesiz bir insanim bilemedim

önce rhcp- Californication dinledim, simdi de Bleda'yla birlikte favori sarklarimizda Bob Marley-Is this Love dinliyorum. Oh be keyfim yerine geldi denebilir bence, evet artik evden cikmaya hazir gibiyim.

7 Ağustos 2012 Salı

ne yazsam bilemedim basliga

ben gecen hafta Turkiyedeydim, evet yine. nikah falan islemleri, bir gunde bulunan gelinlikler mi dersiniz, internetten siparis verilen davetiyeler ve nikah sekerleri mi dersiniz, internetten nikah sonrasi tatil amaciyla ayirtilan pansiyon mu dersiniz (balayi diyemeyecegim, biraz sacma bir kavram zira, ama illa balayi diye bir sey olacaksa hakkimi bir kac yil sonra paramiz oldugunda gitmek uzere Kuba'ya sakliyorum) hepsini hallettik( evet sadece gostermelik olarak alinan nikah sekeri ve davetiye, en ucuzundan nasil dugun yapilir usenmezsem bir blogumda da bunu anlaticam, bes dakikada nasil alman oldum, onu da anlatmak gerek tabi boyle en ucuzundan falan deyince cok alman bir stilim oldu birdenbire (!)). Hayattan sogumadan hepsini hallettik ya, mutlu oldum :)
bleda bolumun en zor dersinden gecti, o da ayri bir mutluluk konusu. Okul cidden bitti sayilir :)
Onun haricinde, ben gercekten kendini sevmez bir insan olmusum, onu farkettim. sacma sapan ofke nobetlerine giriyorum, en sonunda bunu farkedip sebebini incelemeye koyuldum, her yurtdisina giden insan gibi mutsuzluk fazina gelmisim sanirim, Uretkenligim durdu (bana kalsa), burada pek yakin arkadasim yok,  surekli gerginim falan. ama halledicem, soz verdim kendime. Hem Bleda spora ve diyete baslamis, ben de onunla spora basladim. Skype uzerinden fitness yapiyoruz :) Skype date'lerimize yeni bir boyut kattik evet :)
Su anda bir yandan datalarimin bir kismini yeniden analiz ediyorum, bakalim. Bugun bir paper okudum, datalarimi yeniden analiz ediyorum, ohooo oldum ben, calismisiz bugun :)
Bir de yemek pisirmek, kitap okumak ve belki guzel bir film izlemek var planlarim arasinda. Oguz Atay'in Tehlikeli oyunlari yapisti kaldi elime kac zamandir, ivir zivir seyler okuyorum da kitap okuyamiyorum resmen. neyse son 130 sayfa kaldi, biter elbet. bir yandan da yarim kalan kitaplar, misal bir anarsistin kaza sonucu olumu var.
Turkiyedeyken The Dark Knight Rises ve Ice Age Continental Drift'i izledim. Ikisi de izlemeye deger filmlerdi. Batman serisinde tercihim 2-3-1 olur benim de, pek cok insan gibi.
Eksen su anda Perhaps Perhaps Perhaps caliyor :)
Turkiyedeyken de kafamda These boots are made for walking and that's what they'll do one of these days these boots are gonna walk all over you donup duruyordu, nedendir bilinmez. Nancy Sinatranin cizmeleriyle yurudugu klibinin imgeleriyle :)
O degil de o ne sicakti be, ben nasil yasamisim yillarca Izmirde! hadi Istanbul'a katlanilabiliyor da, Izmir'de kendimi devasa bir fon makinesinin icinde yuruyor gibi hissettim.
Neyse, simdilik bu kadar olsun benden.





22 Temmuz 2012 Pazar

motivasyonsuzluk: bir sinav oncesi klasigi

Evet, yarin sinavim var, ve ben sanirim sozel derslere calismaya aliskin olmadigimdan midir nedir, buradaki sinavlara calisamiyorum. Bir de bir yaz klasigi olarak nezle olmayi becerdigimden bütün haftasonu yattim/ oturdum/ yuvarlandim. Deneysel market ilaclari ictim, sozde hepsi tamamen dogal falan ama bana hic etki etmiyorlar. Demek ki neymis, ilac dedigin kimyasal olmaliymis (bitkisel dediklerimiz de sonuc tibariyle kimyasal geyigini yapardim simdi ama, benim bile kafam kaldirmiyor).
Neyse, eksen su anda begendigim bir sarki calmaya basladi- Sharon van Etten - Serpents. Evet bazen yeni seyler de dinliyorum, cok sasirtici degil mi?
Bir süredir adam gibi müzik dinlemedigimden midir nedir (yolda yürürken müzik dinlemedigimden olsa gerek) müzik dinlemeyi özlemisim.
Bok gibi yaziyorum bir suredir be blog farkindayim da iste, pek bir seyler izlemeye okumaya firsatim olmadi bu siralar, bir de kafami veremedim. Yoksa bir dunya da is birikti hani. Cok citir cerez seyler izliyorum bu aralar, misal dun Resident Evil izledim. Herhalde ne kadar bos beles isler yaptigimi anlatmak icin iyi bir referans olmustur. Almanca hikaye kitaplari okumayi bile biraktim, oyle dusun. Bir de Bleda'nin inavlari var bu aralar, caktirmamaya calissam da onun kadar da ben heyecan yaptim. Olmayan konsantrasyonuma (ya da konsantrasyonumun olmayisina) sicayim afedersin. bir suru makale okudum bu aralar, ne zaman yogun bir seklide makale okusam baska bir bok okuyamiyorum. Neyse ama, beynin MT/MST bolgesinde hareket isleme yaninda nesne isleme ve nesne hareketine karsi da aktivasyon oldugunu ogrenmis bulundum, zira bu bilgi ileride epey isime yarayabilir.
yine uzaylica yazdigimiz bir blogun daha sonuna geldik, niye okudum lan ben bunu hissi yarattiysak affola (allam affola deyince aklima olacak o kadarin sarkisi geldi, cocukken ezberlenen ve akilda hala kalan anlamsiz seyler, misal benim yas grubumdaki insanlar size soruyorum, hala kac tane Yonca Evcimik  sarkisinin sozlerini ezbere hatirliyorsunuz?) Poff, gereksiz bir insanim. Hadi gidip ders calisayim bari. Icimi sikan cocuklar üzerinde deneyleri yapilan gelisimsel ogrenme teorilerine dair ders notlarini okuyayim. Nasil olsa bundan sonraki konular daha eglenceli, uzamsal algilama ve görme teorileri :)

16 Haziran 2012 Cumartesi

Tübingen'de yaz başkadır

Aslında çok iç sıkıcı şeyler yazmaya niyetlenmiştim blog, ama boşversene. Bugün burada hava 28 derece idi. Zaten gece ona kadar falan da aydınlık kalıyor, malum günler uzadı. Viii, mutluluk verici havalar. Yaz gelince pek bir sevimli oluyor bu köyden bozma şehrimiz. Millet sokakta, Neckar'da, her yerde bir festivaller şenlikler, dondurmacılarda sıra (yine dondurma almaktan vazgeçtim). Sonraa, ne bileyim dükkanlar dolu ( her ne kadar bu uzun günlerde öğle vakti sayılabilecek 6'da pek çok yer kapansa da). Öyle işte. Sabah gittim, felsefi bir seminer  dinledim, iki tane de dün dinlemiştim. Bizim enstitü İntegratif Sinirbilim Merkezi olduğundan, Sinirbilimin Felsefesi diye bir araştırma grubu var. Yaaa yaa. Misal bilinç nedir falan çalışıyorlar. Güzel konular tabii, ama bana biraz fazla gelebiliyor.
Bu aralar hocam yine beni daha çok paper oku diye terslemekle meşgul. Can sıkıntısı. O da olur elbet.
Kendimipekbiryalnızhissediyorumçünküsevgilimdekedilerimdeburadadeğilçünkühiçbirbokolmayanbiryerdebenianlayankimseyokçünküyalnızımçünküdepresifimçünküiçimsıkılıyorçünküçünküçünkü.....
Oh be, ergen tribimizi de attıktan sonra neşeli günlerimize devam edebiliriz.
Geçen hafta içinde 3 film izledim, mutluyum. İlki True Grit. Jeffciğim Bridgesciğim oynuyor. Bir western filmi, imdb skoru da epey yüksek. Normalde pek de western film hayranı olmasam da sevdim. Düşündüğüm kadar yavaş da değildi film, akıcıydı. Duruydu. Ve hüzünlüydü.
İzlediğim ikinci film bir klasik.  Shawshank Redemption' ı epey zamandır izlemediğimi fark ettim ve onu izledim yeniden.
Üçüncü film ise Hunger Games. Bu filmi sinemada izlemediğim için bir kez daha mutlu oldum. Yani düşündüğüm kadar teenager movie değildi belki ama, yine de bence aldığı puanı hak etmiyor (en azından benim zevkime göre). Bir de kesinlikle öne çıkması gereken özelliği bilimkurgu olması değil, çünkü bence çok da bilimkurgu öğeleri taşımıyordu film. 
Bugün hayatımda ilk kez dilim karpuz satın aldım süpermarketten. Bir stereotype'ın daha sonuna geldik sayın seyirciler, yayında yapımda emeği geçen herkese teşekkürler. Afiyetle de yedim valla, çok iyi değildi ama çok da kötü değildi tadı. 
Biri ev eşyası satıyor ucuza, belki TV falan alacağım. Yeterince yalvarmak suretiyle taşıyacak birilerini ayarlayabilirsem neden olmasın. Genel olarak böyle işte, hayat güzel falan, gidiyor.Kendime almanca çocuk kitapları aldım bugün. Mutluyum ya, mutlu olmalıyım. Bir de Bleda ve kediler burada olsa çok süper mutlu olurum. Gelinlik olarak giyebileceğim düz beyaz elbise arıyorum falan. Böyle işte. 

29 Mayıs 2012 Salı

mid-phd crysis

apartmana taşınmakta olan yeni komşuları  görmek, ingilizce hoşgeldiniz demek, kızın ilk sorusunun nerelisin olması, şaşırması hoşgeldin dediğim için falan... Ayaküstü komşu muhabbeti (öğretmek)... Almanya'dan kareler... Ne işim var lan benim burada?

can sıkıntısı

Geçen pazar oturup 3 film izledim. Men in Black 2, Eyes Wide Shut ve Sideways. Men in Black 2 hakkında pek bir şey söylemeyeceğim, zaten imdb notu da düşük. Eyes Wide Shut'ı üstünde çok konuşulduğu için izlememiştim daha önce, bana kalırsa çok da bir şey kaçırmamıışım. Kübrick filmlerine bakınca ilk 5'te saymam sanırım. Sideways'e gelince, ilginç bir filmdi. Orta yaş iki adamın yol hikayesi gibi bir şeydi. Biri yazar olmaya çalışan ama hiç bir kitabını bastıramayan bir İngilizce öğretmeni, şaraplardan anlıyor, iki yıl önce karısı tarafından terk edilmiş bir loser. Diğeri süper başarılı olmayan bir aktör, evlenmek üzere. O adamın veda partisi tadında bir şarap gezisine çıkıyorlar. Evet, düşündüğüm her kelimenin önce ingilizcesini düşünüp türkçeye çevirmeye çalıştığımdan bok gibi bir cümle oldu. Film bu iki adamın o gezideki hikayesi üzerine kurulu. Bence güzel bir filmdi.  Bazı yerleri eğlenceli, bazı yerleri hüzünlü, bazen aşırı durağan olsa da beğendiğim ve etkilendiğim bir filmdi.
Neyse, ben kalkıp öğlen yiyeceğim salatayı hazırlayayım ve işe gideyim. Yine buradan nefret etme zamanımdayım, geçer. Geçsin. Kendimi çıkış tarihi belli olmayan bir hapishanede gibi hissediyorum bu şehirde. Belki de ben tatilden dönünce burada gerçekten iyi muhabbetim olan tek hatunun tatile çıkmış olmasıyla alakalıdır.

27 Mayıs 2012 Pazar

tembellik

İstanbul'da yerinde oturmak istemeyen ben, Tübingen'e dönünce nasıl tembel oluyorum belli değil. Ne gerek var ki, niye dışarı çıkayım ki gibi düşünceler sarıyor dört bir yanımı. Aynı şekilde bilgisayarıma gerekli programları kurmaya üşeniyorum, evi toplamaya üşeniyorum falan. Tamam mühendisin tembeli makbuldür de, abartmasam hani. Ya da kendimden çok şey beklediğimden böyle saçma düşüncelere giriyorum.
Neyse, bu tembellik silsilesinde dün ben ilk kez Men in Black izledim. Yanlış anlaşılmasın, üçüncüyü değil, ilkini :) Hatta şu anda da ikinciyi izliyorum, üçüncü filmi izlemeye hazırlık tabii. Bazı filmleri zamanında yeterince TV izlemediğim için izlememiş olduğumu düşünüyorum bazen,  hani böyle ama TV'de 50 kere yayınlandı dediğiniz filmler var ya, ben onların çoğunu izlemedim, ya da en azından TV'de izlemedim.
Tembelliği bırakıp terasımdaki sandalyeleri silseydim orada oturabilirdim bu pazar sabahı diyeceğim ama, bugün hava serin ve bulutlu. O da olur elbet, daha yaz uzun.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

avrupa birliğine kedi sokmak insan sokmaktan zor valla

Kuralları yine değiştirmişler, bu sefer de kuduz aşısı testinden sonra 3 ay beklemek gerekiyormuş evcil hayvanları sokmak için AB'ye. Hayır buradaki almanlar benim kadar aşılatmıyorlar kedilerini valla (pintiliklerinden tabii, aşıya para gidecek diye). Neyse, geç olsun da güç olmasın.

25 Mayıs 2012 Cuma

and I'm back...

Tubingen oldu Tubingen oldu (bunu da bir Bleda bilir ve anlar zavallim, Tubingen'e kabul oldugumu ogrendigim bir cuma aksaminda attigim ciglikla yuregini agzina getirmistim).
Dun zorlu ve uzun bir yolculuktan sonra nihayet evime varabildim. Basel'e ucup yine Karaormani bastan basa gecen bir tren yolculugu sonrasinda eve ulastim. Soyle diyeyim,  sabah Istanbul'da evden 6'da cikip aksam buradaki eve 8'de girdim, aradaki 1 satlik farki da koyarsak eder size 15 saat.
Bu sabah derse gittim, sonra da yeni tasindigimiz binadaki ofise ilk kez geldim. her yola gelir insani olan ben isirganotu, 15 dakikada bilgisayarimi kurup calismaya basladim.  zaten kisisel esyalarim cok cok az oldugundan eve goturmustum, bir sirt cantasi icinde onlari getirip 15 dakikada da onlari yerlestiririm. Oh mis. sanirim masami kisisellestirmem benim yararima olurdu gerci, boylece her durumda masasina ikinci kisi cakilan insan olmak durumunda kalmazdim.
neyse kucuk isler bunlar.
simdi cikayim da alisveris yapayim, evde yiyecek hicbir sey yok. Sonra da game of thrones izleriz bleda ile skype uzerinden. Cuma aksami cikisi birasina cagirdilar ama, beynim hala yerinde olmadigindan cok cok useniyorum.
film falan izlemek gerek ara sira.
uzun sure Turkiyede kalmanin yan etkisi, buraya ilk geldigimde hissettigim yalnizlik hissi oluyor. hani buradayken bir sure sonra alisiyorum da, oraya gidip sevdicegimi, ailemi, arkadaslarimi, kuzenlerimi falan gorunce cok yalnizim lan burada oluyorum.  poff...

22 Mayıs 2012 Salı

She Loves You

Yine uzun zaman olmus yazmayali. Bu sefer tatildeyim sevgili blogcan, tatildeyim dediysem Istanbul'dayim, Bleda buradayken Turkiye disindaki yerlerde uzun soluklu tatiller yapamiyorum. 13 gunluk tatilimin 11. gunundeyim. Izmir'e gittim, bol bol kumru yedim. Hatta Kusadasi'na gidip denize bile girdim, bu sefer sezonu erken actim, cok sevincliyim. Havada leylek gordum yine, bol gezmeli bir yil dilerim kendime.
10 Mayis'ta bir konferans basvurusu icin deadline var idi, kopek gibi calisiyordum oncesinde. Kendime tatil vaad ederek calisabildim resmen be blog, zor isler bunlar.  Ama kabul edilirse bir New Orleans gezisi beni bekler bu sonbaharda, hadi bakalim.
Tatil yaparken stres olan bir insanim ben, esasinda o kadar stresliyim ki, o adrenalin tatil moduyla dahi gecmiyor.
Kedilerimi goturmem gerek, ama ben Almanca bilmiyorum ve kaybolurlarsa falan nasil bulurum diye korkuyorum.
Hicbir sey okumuyorum yine bu aralar, tembellik guzel sey olabilir (mi acaba).
Persembe gunu Isvicre uzerinden donecegim, bakalim ne kadar macerali bir donus olacak benimkisi.
Insanlara ne uzerine doktora yaptigimi anlatmaya calismak bazen cok eglenceli olabiliyor. Ben Bilissel ve Gorsel Sinirbilim uzerinde calisiyorum diyorum misal, sonra bos bakismalar falan. hayat bana da zor valla.

Simdi donunce deneylerimi bir- iki parametre degisitirdikten sonra tekrar yapmam gerekecek. Normalde zor gelmeyecek bir sey ama ofisimiz sehrin baska bir yerinde baska bir binaya tasindi ve deneyleri ofisin skiden bulundugu binada yapmaya devam edecegiz. yani senin anlayacagin yollarda gececek bir- iki ay beni bekler yine. Olsun, bakarsin gercekten de hocanin dedigi gibi bir degil iki yayina donusur sonuclarim, kim bilir. Bu deneyden iki yayina donusurse geriye kalir bir. 3 yayin = doktora diplomasi. Yaa yaa, benim de boyle kuck dertlerim var iste blog.
Oyle iste...

18 Nisan 2012 Çarşamba

Gezenti

Simdi cok vaktim yok ama blok, gecenlerde paskalya bayramimi kutlamaya babam geldi, 10 gun kaldi. Bu 10 gunun 6 gununde benim de tatilim vardi (paskalya ve haftasonu vb.). Guzel gezdik. sonra foto da koyarim ama hemen ilk izlenimler:
Strasbourg- Fransa Almanya sinirinda Alman etkisinde bir Fransiz sehri. Fransa Fransadir yine de, siniri gecince kadinlarin giyim sekli bile degisti valla. Guzel bir sehir, turistik, gezmelik bir yer.
Ulm- Bok gibi bir havada gittik buraya, dunyanin en uzun kulesine sahip kilisesi burada (Evet, sanilanin aksine Koln'de degil). 700 bilmemkac basamagi sogugun da etkisiyle sanirim 15 dakikadan az bi surede ciktik. Manzara guzeldi, bence Ulm, Tuna nehri ustundeki kaynaga en yakin buyuk(kime gore neye gore) sehirlerden biri olma ozelligiyle de dikkate deger.
Stuttgart-Evet, 1 yildir Tubingen'de yasayip Stuttgart'a gezmeye gitmemistim ben. Bir caddesi var carsi misali, baska da bi numarasi yok. Muzeler gezilebilir gidip.
Zurih-Ben begendim. Kucucuk bir sehir merkezi var, golu falan da insanin icini aciyor. Az biraz pahali bir yer gerci, gidecekseniz haberiniz olsun. bufeden alinmis 2 doner durum 1 kolaya 50 tlye esdeger bir para verdim.
schaffhausen:Tren aktarmalari arasinda gezdigimiz bonus sehir. ben begendim. Kucucuk eski binalarla suslu bir sehir merkezi var. Almanya- Isvicre sinirinda, Isvicre sehri. Bir de buraya yakin bir selale var Ren nehri uzerinde, trenle biraz da yuksekten gecerken goruldugunden tadindan yenmez.
Trenle bastan basa karaormani gectik, manzara sahaneydi.
Buradaki Flammkuchen ile Strasbourg'daki farkli, yedigimiz seyi ustune para verseler yemezdim normalde, oyle kotuydu.  Flammkuchen yoresel alman mutfagina ait pizzamsi krepimsi bir sey.
Bizimkiler daha ziyade kesif gezisiydi, o yuzden pek muze gezmedik. Zamanimizin buyuk kismi yolda gecti zaten.
Oyle iste. Ayrintilar daha sonra olsun. Kopekler gibi calismam gerek simdi, ve Matlab'la anlasamiyoruz bugun.

4 Nisan 2012 Çarşamba

senden benden bizden

Hazir yazmaya baslmisken hizimi alamadim yine, ya da yapmam gerekenleri ertelemek icin bahane ariyorum.
Dario Fo okumak istiyorum bu aralar. Bugun bir kere daha dehsetle farkettim ki, tabii ki adamin tum calismalari Ingilizceye cevrilmemistir. Laaan, Italyanca mi bilmek gerek simdi?
Neyse, buyuk ihtimalle babam gelecek iki gun sonra, biraz da onunla gezer, onlari anlatirim be blog.
Arada kalkip telefonla konusunca ne yazacagimi unuttum, canim sagolsun :)

Heidelberg anilarim ya da trende tanistigim insanlar vol bilmemkac

Bu bir mailden corulmustur:

dün gezmeye gittim, seni de andım bol bol. Bir de sana kartpostal aldım gittiğim yerden:)
gezmeye gittiğim yerin adı Heidelberg. Çok güzel, tarihi, turistik bir üniversite şehri. Oraya kadar gitmişken Mannheim diye başka bir Alman şehrini de ziyaret ettim ama orası bok gibi, hiç sevmedim.
Fotoğraf makinemi evde unutmuşum ama telefonla çektim bol bol. Adam gibi fotoğrafları facebook a koyar, bu kısa gezim hakkında belki bir blog yazarım :)
Rastgele birileriyle gezmek benim için sinir bozucu olabildiğinden yalnız gittim. Kaleye tırmanırken yanımda  olmanı diledim, bir de üniversite kütüphanesini gördüğümde. Ben böyle heybetli kütüphane görmedim arkadaş, wikipediadaki Heidelberg sayfasında resmi var, ben de çektim ama, binayı gerçekten görmen gerek bence.
Özetle diyeceğim o ki, Heidelberg'de yaşanır misal. Amerikan üssü var o nedenle yaklaşık 30 bin Amerikalı yaşıyor, hem bu sebepten hem de çok turist geldiğinden paşa paşa her şeyin İngilizcesini de yazmışlar, İngilizce konuşurken özür dilemek zorunda değilsin, herkes seninle İngilizce konuşuyor. Hatta haritaya baktığımı gören Alman bir amca yardım ister misin diye yanıma geldi, adamın Alman olduğuna inanamadım, Biyoloji, Fizik ve Kimya okumuş. Acayip takdir ettim. O da benim Türk olduğuma şaşırdı, Mannheim'daki Türkleri görünce sebebini anlamakta pek gecikmedim.
Bir de tren yolculuğu güzel şey. Burada günlük eyalet bileti var, o bileti alıp bir gün boyunca istediğin araca sınırsız binebiliyorsun eyalet içinde. İlk kez onu yaptım işte, aslında 5 kişiye kadar geçerli bilet ve ne kadar kalabalıksan o kadar ekonomik oluyor ama işte dediğim gibi, saçma sapan trip çekmek istemedim.
Neyse bu biletler ekspres ya da hızlı trenlerde geçmiyor, o yüzden yolculuk uzun sürüyor ama olsun, yolculuk da güzel bir his. Mutlu oldum resmen :)
Trende dönerken karşıma Fransız turist bir amca oturdu. Tahminimce 50 yaşlarında. Ama adamın saçlar ve favoriler Elvis, üzerinde kot, gömlek ve spor bir yelek vardı, kollarında dövmeler, ayağında spor ayakkabıları, boynuna astığı küçük çantasında pasaportu ve seyahat belgeleri, yeleğin cebinde Almanca olduğunu tahmin ettiğim küçük sarı cep sözlüklerinden :) Kitap okuyordu, bir şey demedim. Adamla 1 saat karşılıklı oturduysak, kaçamak bakışlarla birbirimizi süzdük, ben onun söze girmesini bekledim çünkü Fransızlar genelde İngilizce bilmiyor, o da benimle nece konuşması gerektiğini çözememiş olabilir, salak salak heyecanla camdan dışarı bakıyordum, bu heyecanımı sevdi, o da bakmaya başladı. Sonra sıkıldı, müzik dinlemeye başladı kulaklıkla. Sanırım Fransızca funk- rock gibi bir müzik dinliyordu. Eşlik etmeye başladı, şarkıyı mırıldanıyor, ritim tutuyor, kendi kendine neredeyse dans ediyordu. Trende koridorun diğer tarafında ise orta yaşı geçmiş, yaşlı sayılabilecek ve tipinden anlaşıldığı kadarıyla tipik- yöresel tutucu bir Alman teyze oturuyordu. Adam sağa sola dönerek şarkı mırıldandıkça kadın dehşete düştü, her seferinde tekrar dehşete düştü, ben adama gülümsüyorum, kadın ikimize bakarak dehşete düşüyor. Resmen kahkahayı basmamak için dudaklarımı kemirdim. Zavallı teyze hayatında ilk kez böyle bir yaşam enerjisi görmüş olsa gerek. Amcayı çok sevdim, inerken bana Almanca hoşçakal dedi :) Yaşam enerjisini sevdim adamın, çok tatlı bir de sırt çantası vardı. Tam gezgin yani.

Öyle işte. Hadi gel buralara, gezelim :)

Take me out tonight where there is music and there is people

Selam sevgili okur falan filan
kac ay olmus ben yazmaya useneli. Kis uykusunda kis depresyonundaydim sanirsam.
Bir zor geldi yazmak anlatamam.
Oysa ki ablam kac kere dedi, yaz sen guzel oluyor okumak diye. facebook, twitter, eski usul mektuplarin yerini alan mektuplasmak derken yazmaya erindim. Evet boyle bir kelime var blog, Bilmiyorsan teessuf ederim.
The Smiths'ten There's a Light That never goes out dinliyorum. boyle de hemen 500 Days of Summer videosu paylasirim, oh be!
Arada gezdim tozdum, yedim ictim. Anlatirim belki sana da blog. Data analiziyle ugrasiyorum, sikkinim.
Ustume bir lab rotation ogrencisi kaldi, doktoramin ilk yilinda bir ogrenciye supervizorluk yapma serefine ulasmis oldum(fakir avuntusu bu, evet).
Arada Heidelberg'e gittim, bir sonraki postta onu anlaticiim. Tembelligimden zamaninda H.ya yazdigim maili koyacagim buraya :)
Gecen haftasonu Istanbul'daydim, cok gezdim tozdum, guzel kokteyller ictim. Indigo'da MFO diye bir frozen ictim, karpuzlu. Oh mis. Ismini unuttugum bir yerde tipitip kokulu ismini unuttugum bir kokteyl ictim o da guzeldi. Bir de H'nin deyimiyle 'cok degisik bir yer' sifati kazanmis olan (inner joke,anlatmasi zor geldi, pardon) Urban'da bloody mary ictim. Bu arada bloody mary dedigimde blackberry anlayan garsona da ayrica sevgiler, biz seni boyle de seviyoruz. H. benden tiksindi domates suyu iciyorum diye :D Beni ictigim domates suyuyla sevecek birileri var mi:D
neyse onun disinda bir kaleye gittim yakindaki, hohenzollern diye. kendisi bir prusya kalesiymis. Bleda'ya fotolari gosterince ben icinde deniz olmayan manzaralardan sIkiliyorum dedi. Evet lan, ayni hisleri paylasiyoruz.Bu yuzden evlenecegim adam kendisi di mi :) Tamam sisli bir tepede, iyi hos da. Ee hep yesillik hep yesillik. Ben de sikilinca manzaradan, kalenin duvarina oturup Oruc Aruoba okumaya basladim.
Istanbul'dan P.K.Dick magneti bulup aldim, buzdolabimin ustunde bir adet PKD var, bana bakiyor. Bleda anlamayanlara babam iste dersin diyegeyik yapti :)
Neyse ben ic bayici bu postumu az biraz bitireyim bari, Anovalar size, data analizleri bana girsin sevgili okur.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Guneye Giderken...

 Bu yasta guneye gitmek, karavan almak gezmek, kenarda kiyida yasamak istiyorum, oyle gunese hasretim blog, sorma yani. DIY karavanlar gordum, bir aklima yatti ne sen sor ne ben soyleyeyim. Neyse ben gidiyorum, daha aksam yemegi olarak sallama cay- biskuvi keyfi yapmam gerek...

Biz burada (gercekten) bilim (mi) yapiyoruz Sinyorita! (?)

Ayni datayi onbes milyon kere analiz edince ve bu daha baslangic olunca, daha gercek gercek deneylere bile baslamamis olunca, gecen yaz tatil yapmamis olunca ve burada hava bok gibi ve gunduzler kisa olunca, esasen son n yildir (burada n'i hesaplayamayacagim sevgili okur, tembellige alisma kendi deney dizaynin icin kendi parametreni kendin hesaplayiverirsin sen, aslansin ve de kaplansin) tatil yapmamis olunca

COOK SIKILDIM BEEEEN.
Bi de cok anlamsiz filmler izliyorum bu aralar. Misal bkz. Bridesmaids. aman Yarabbim o ne anlamsiz ve de bir o kadar uzun ve cirkin kadinlarla dolu bir filmdir oyle.

Ya da dun Deadheads izledim, konsept ilginc akli basinda kalmis zombie konsepti ama olamamis. Zaten IMDBlerde 5.1 almasindan belli idi, degil mi?
Bir de Almanca cocuk kitabi okumaya calistim olmuyore, sicti yani benim kelime hazinem. Daha cook yolum var.
Bir de 9gaglere gelesin ey okur olur mu?
Iste olmasaydim beyin scani screenshot alirdim, sana da gosterirdim okur ama baska zamana,
Zaten aksam Almanca kursum var, mecburen onu bekleyecegim.
Bir de cikolata festivaline gittim pek bir bok yoktu, soyleyeyim yani. Haberin olsun.

27 Kasım 2011 Pazar

9984

Dün buradaki Amerikalılardan biriyle konuşuyorduk, işte buradan sonra planınız ne, geri mi döneceksiniz napacaksınız tadında klasik konuşmalar. Dedi ki eninde sonunda dönmeyi planlyoruz, yani çocuğumuz olunca falan onu Amerika'da yetiştirmek isteriz ama bir kere yurtdışında yaşadıktan sonra kendi ülkene dönüp yaşamak çok sıkıcı olur diye düşünüyorum. Yani düşünsene, burada her gün yeni bir heyecan, yeni bir dil dedi. Her gün belli bir heyecan var bence, en azından yıllar geçip iyice alışana kadar dedi. Haklı bence, değişik bir mantık gerçi, hiç öyle düşünmemiştim. Ben daha çok misal market kataloglarının ne kadar sürreel olduğuyla dalga geçiyorum (kataloglar sürreel değil, bildiğimiz Migros katalogları gibi falan ama, düşünsenize dil bilmeyince orada satılan şeyin ne olduğu tamamen hayal gücünüze kalabiliyor).
Öyle işte...

Sıçan Adam

Dün Rittersport'un fabrikasını gezmeye gitmiştik Almanca sınıfıyla, dönüşte bu heykeli gördüm. Heykel mi daha komik, bir banka şubesinin hemen yanında konuşlanmış olması mı daha komikti bilemedim. Sıçarım ben böyle paranın içine :)
Bu arada, çikolatanın da outlet satışı olur muymuş arkadaş, 2 kilo çikolata aldım resmen. Zaten bu hafta Tübingen'de çükolata festivali de başlayacak :) Çikolata festivalinden sonra da Noel Marketi başlayacak. Bu Almanların Christmas Market leri yaklaşık 24 gün sürüyormuş işte. Millet şimdiden sokakları aydınlatmış, balkonlarını evlerini süslemeye başlamış. Her yer ışıl ışıl oluyor. Şehir yazın bile bu kadar canlanmıyor öyle düşün.

23 Kasım 2011 Çarşamba

(500) Days of Summer

Bir kere yazmaya baslayinca duramayan isirganotundan bir not daha, basliktaki film gercekten guzel sevgili blog.  O zaman su sarki sana gelsin. Hazir Radyo eksen, filmde bu sarkinin gectigi kismi jingle yapmisken unutmayalim degil mi?

13 Eylül 2011 Salı

the times we had oh, when the wind would blow with rain and snow were not all bad

Başlık Beirut adlı güzide grubun Postcards from Italy adlı parçasından alıntıdır. Zannederim ben indie-rock seviyorum.  Her ne kadar eksen style olarak adlandırsak da kendisini, evet seviyorum ne var. Hem şarkı hem eplenceli hem hüzünlü böyle.

Götünle güleceksin sayın okur ama ben İstanbul'u köpek gibi özlüyorum. Saçma ve sıçarlı di mi? Bence de :)

Gerçi buraya da alışıyorum, dün koşuya çıktım misal, dedim ki ormanın dibinde yaşıyorum işte her istediğimde koşabilirim ne güzel. Değerlendirmek lazım bunu. Durmaksızın 3 km koşabildim misal benim için önemli bişi bu, hele ki yarısının yokuş yukarı olduğunu düşünürsen ohoo! Göt büyüten akademisyen adayıyım ben, bunu aklının bir köşesinde bulundur hep !

Peekii, şimdi geçici bir süre burada olduğumu kabullendim ve elimden geldiğince bu durumdan yararlanmam gerektiğini biliyorum. Gezmek falan lazım di mi o zaman? Peki. Bir yandan da Milan Kundera okuyan ısırganotu ne yapar? Prag'a gitmeye karar verir :) Muhtemelen Kasımda bir haftasonu Praga gideceğim. Bakalım :)

Tez komiteme sunum hazırlıyorum amcalar teyzeler bu gördüğünüz deney sonunda bunu kanıtlamayı amaçlamakta tadında. Bir de sonunda yarın grad schoola evraklarımı vereceğim.

Ya buraya alışıyorum dedim de insanlar hala bi garip hep bir garip. Kendimi hiç rahat hissedemiyorum.Bir de çoğu zaman insanları sıkıcı buluyorum. Yani hemen her öğlen aynı şeyleri konuşmak misal, bögh geldi bir korelinin yemek konusunda herkesle sidik yarıştırmasından, et yemiyorum diye bunun haftada en az bir kere yemek muhabbeti olmasından falan.

Benim sevgilim itünün tüm inatlarına(!) rağmen okulu bitirebilecek sanırım, o yüzden bugün çoo mutluyum. Burada bir de master programı ayarladık mııı yaşasın seneye eylülde yanımda bile :)

Valla emlakçı amcanın dediği kadar var, örümcekler bu evin evcil hayvanı gibi demişti, napsam ne etsem garip örümceğimsi kankalar gitmiyolar, ben de onları öldürmüyorum, öyle geçinip gidiyoduk da dün gece sinekle örümcek arası bi mutant tadıma bakmaya karar vermiş.

Böyle uykuöncesi saçmalamalar köşesi oldu burası. Haaaa haaaa! Hihohohaaaa! Aman tanrım Alman oldum, her şeyin sonuna ünlem koyuyorum!

Belki kendime dikiş nakış köşesi yaparım evde, kumaş falan almayı keşfedebilirsem :) Hiç öyle çok kolay lan nolcak moduna girmeyin, haftasonu kulaklık aldım marketten, özellikle de bass yazılı olmayandan aldım ama yine de bass kulaklık çıktı, kendisi rock müzikle pek anlaşamıyor haliyle.

Fırın istiyorum ben,sözde buradaki doğu almanyalı arkadaşım bana birinden fırın alıp getirecekti ama yalan oldu.

Haha: şu linktekiler eğlenceliymiş

O zaman bu gecenin şarkısı da şu olsun, sana girsin sayın okur.

Poofff hiç uykum yok, tabi yersem tüm akşam nutellaları içersem kolaları olmaz uyku falan.

Neyse biraz dizi izleyip biraz da kitap okuyayım bari, napalım.

Küçük şeylerle mutlu olan ısırganotu, ayaklarının üşüdüğü yatağından bildirdi.

4 Eylül 2011 Pazar

Kitap ve Film

O değil de sonunda Milan Kundera'nın 'Şaka'sını okuyorum ben, kendime not düşeyim dedim, bir de sabahtan beri ara vere vere "Strange Days" izliyorum, ilgi çekici bir film.  Bu film benden distopikbilimkurguseverlere gelsin sevgili okur.

Şarap Kitap ve ben

2000 yılında bir süpermarketin indirim reyonunda şans eseri bulduğum bir albümdü Fikret Kızlok'un Not Defterimden albümü. Sonra tabii, elektronik versiyonunu falan da buldum ama, nostaljiık bir insanım ben, kasetçalarım bozulana kadar kaset dinlemeyi sevdim, rastgele reyonlardan kaset almayı da.

Bulutlu bir Tübingen pazarı (aa çok şaşırdık değil mi), Şu anda Nazım Hikmet'in Kozmosunu söylüyor Fikret Kızılok o şiirler çok iyi giden ama asla şiir okuması hayal edilemeyen sesiyle.  Biraz kitap okudum, Kanat Atkaya okudum. Sonra Fikret Kızılok'un bir röportajını okudum. Demiş ki "Dünya halklarının yüzde 80'i bilinçsiz, sadece üretim için yaşıyor, Amerika'da dahil. Gerçek entelektüel yüzde 5'i bile bulmaz. Demek ki cahil olan yüzde 80'le ilişki kurup meşhur oluyorsun. Böyle meşhur olmak aslında utanılacak bir şey, ben utanırım. Değerli olmak önemli."
Ne de güzel demiş.
Fonda "Kerem gibi" çalarken ben de elimde şarabımla, koltuğuma çekiliyorum Milan Kundera'nın Şaka'sını okumak üzere.
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak ey okur... Daha çok okumak lazım.  Bu %80 olayı can sıkıcı. Konuşacak kimse bulamıyorum buralarda. Daha çok okumak, izlemek üretmek lazım. Tiyatroya gitmeyi özledim.   Denize girmeyi özledim sevgili okur,  bu sene hiç denize girmedim ben, bir kere havuza girdim sadece. Olmaz ki, bir egelinin canı deniz çeker, yüzmek çeker ben böyle yaza yaz demem.  
Ben biliminsanlarının entellektüel açıdan daha donanımlı olmasını hayal etmiştim hep sevgili okur, hayalkırıklığına uğruyorum sürekli olarak. Ben kendini liberal ve solcu sanan cahillerle dolu bir köyde oturmaktan rahatsızım.
"Niye doğal koşullardan eşitsiz yürüyoruz da beşinci zamana, niye eşit topraklarda gömülüyoruz." der Fikret Kızılok 'Obur Piton'da.
Böyleyken böyle işte. Yorma beni ey şehir. Evim ne güzel bir sığınak oldu.

29 Mayıs 2011 Pazar

Bir Film Analizi: The Box

Öncelikle şunu belirtmeliyim, bu yazı farketmeden spoiler içerebilir.
The Box'ın konusu hep işte eve bir kutu gelir ve bir adam bu kutudaki düğmeye basarsanız tanımadığınız birinin öleceğini ve size kamyonla para vereceğini söyler şeklinde özetlenir hep. Ama ben sadece bu kadarını okuduğumdan ve daha detaylı bir şeyler okumadığımdan filmin bilimkurgu olduğundan habersizdim ve sadece psikolojik gerilim sanıyordum. Bu sebeple izlemek için hiç acele etmemiştim.
İlk olarak filmi sevdim, 10 üzerinden en az 8 veririm, daha fazla da verebilirim ama bu adil olmaz çünkü mesela film 70'lerde geçerek benim kalbimi gerçekten kazandı bu biir, benim için sürpriz bir şeklide bilimkurgu çıkmasıyla beni pozitif yönde şaşırtarak kararkarımda bir yanlılığa sebep oldu bu iki.
Film bana öncelikle Donnie Darko'yu hatırlattı, iki filmi de izleyenler oha be ne alaka diyebilirler, ama filmde yenilenen döngü sanki zamandan bağımsız bir döngü havasında verilmiş.  İkinci olarak psikolojik bilimkurgu olması açısından ve geçtiği dönem itibariyle  Solaris ve 2001: Bir Uzay Macerasını anımsattı, ama bu son iki filmle de gerçekten alakası yok, üçüncü olarak da filmi izleyeli bir hafta geçti ve şimdi düşünüyorum da az biraz Watchmen'i anımsadım. Tüm bu saydığım filmler sevdiğim filmler olduğundan özetle bu filmi de sevdim.
Özellikle çocuğun banyoda kilitli uyanıp sağır ve kör olduğu sahne ve ailenin çaresizliği gerçekten etkileyici idi.
Böyle işte.