4 Nisan 2012 Çarşamba

senden benden bizden

Hazir yazmaya baslmisken hizimi alamadim yine, ya da yapmam gerekenleri ertelemek icin bahane ariyorum.
Dario Fo okumak istiyorum bu aralar. Bugun bir kere daha dehsetle farkettim ki, tabii ki adamin tum calismalari Ingilizceye cevrilmemistir. Laaan, Italyanca mi bilmek gerek simdi?
Neyse, buyuk ihtimalle babam gelecek iki gun sonra, biraz da onunla gezer, onlari anlatirim be blog.
Arada kalkip telefonla konusunca ne yazacagimi unuttum, canim sagolsun :)

Heidelberg anilarim ya da trende tanistigim insanlar vol bilmemkac

Bu bir mailden corulmustur:

dün gezmeye gittim, seni de andım bol bol. Bir de sana kartpostal aldım gittiğim yerden:)
gezmeye gittiğim yerin adı Heidelberg. Çok güzel, tarihi, turistik bir üniversite şehri. Oraya kadar gitmişken Mannheim diye başka bir Alman şehrini de ziyaret ettim ama orası bok gibi, hiç sevmedim.
Fotoğraf makinemi evde unutmuşum ama telefonla çektim bol bol. Adam gibi fotoğrafları facebook a koyar, bu kısa gezim hakkında belki bir blog yazarım :)
Rastgele birileriyle gezmek benim için sinir bozucu olabildiğinden yalnız gittim. Kaleye tırmanırken yanımda  olmanı diledim, bir de üniversite kütüphanesini gördüğümde. Ben böyle heybetli kütüphane görmedim arkadaş, wikipediadaki Heidelberg sayfasında resmi var, ben de çektim ama, binayı gerçekten görmen gerek bence.
Özetle diyeceğim o ki, Heidelberg'de yaşanır misal. Amerikan üssü var o nedenle yaklaşık 30 bin Amerikalı yaşıyor, hem bu sebepten hem de çok turist geldiğinden paşa paşa her şeyin İngilizcesini de yazmışlar, İngilizce konuşurken özür dilemek zorunda değilsin, herkes seninle İngilizce konuşuyor. Hatta haritaya baktığımı gören Alman bir amca yardım ister misin diye yanıma geldi, adamın Alman olduğuna inanamadım, Biyoloji, Fizik ve Kimya okumuş. Acayip takdir ettim. O da benim Türk olduğuma şaşırdı, Mannheim'daki Türkleri görünce sebebini anlamakta pek gecikmedim.
Bir de tren yolculuğu güzel şey. Burada günlük eyalet bileti var, o bileti alıp bir gün boyunca istediğin araca sınırsız binebiliyorsun eyalet içinde. İlk kez onu yaptım işte, aslında 5 kişiye kadar geçerli bilet ve ne kadar kalabalıksan o kadar ekonomik oluyor ama işte dediğim gibi, saçma sapan trip çekmek istemedim.
Neyse bu biletler ekspres ya da hızlı trenlerde geçmiyor, o yüzden yolculuk uzun sürüyor ama olsun, yolculuk da güzel bir his. Mutlu oldum resmen :)
Trende dönerken karşıma Fransız turist bir amca oturdu. Tahminimce 50 yaşlarında. Ama adamın saçlar ve favoriler Elvis, üzerinde kot, gömlek ve spor bir yelek vardı, kollarında dövmeler, ayağında spor ayakkabıları, boynuna astığı küçük çantasında pasaportu ve seyahat belgeleri, yeleğin cebinde Almanca olduğunu tahmin ettiğim küçük sarı cep sözlüklerinden :) Kitap okuyordu, bir şey demedim. Adamla 1 saat karşılıklı oturduysak, kaçamak bakışlarla birbirimizi süzdük, ben onun söze girmesini bekledim çünkü Fransızlar genelde İngilizce bilmiyor, o da benimle nece konuşması gerektiğini çözememiş olabilir, salak salak heyecanla camdan dışarı bakıyordum, bu heyecanımı sevdi, o da bakmaya başladı. Sonra sıkıldı, müzik dinlemeye başladı kulaklıkla. Sanırım Fransızca funk- rock gibi bir müzik dinliyordu. Eşlik etmeye başladı, şarkıyı mırıldanıyor, ritim tutuyor, kendi kendine neredeyse dans ediyordu. Trende koridorun diğer tarafında ise orta yaşı geçmiş, yaşlı sayılabilecek ve tipinden anlaşıldığı kadarıyla tipik- yöresel tutucu bir Alman teyze oturuyordu. Adam sağa sola dönerek şarkı mırıldandıkça kadın dehşete düştü, her seferinde tekrar dehşete düştü, ben adama gülümsüyorum, kadın ikimize bakarak dehşete düşüyor. Resmen kahkahayı basmamak için dudaklarımı kemirdim. Zavallı teyze hayatında ilk kez böyle bir yaşam enerjisi görmüş olsa gerek. Amcayı çok sevdim, inerken bana Almanca hoşçakal dedi :) Yaşam enerjisini sevdim adamın, çok tatlı bir de sırt çantası vardı. Tam gezgin yani.

Öyle işte. Hadi gel buralara, gezelim :)

Take me out tonight where there is music and there is people

Selam sevgili okur falan filan
kac ay olmus ben yazmaya useneli. Kis uykusunda kis depresyonundaydim sanirsam.
Bir zor geldi yazmak anlatamam.
Oysa ki ablam kac kere dedi, yaz sen guzel oluyor okumak diye. facebook, twitter, eski usul mektuplarin yerini alan mektuplasmak derken yazmaya erindim. Evet boyle bir kelime var blog, Bilmiyorsan teessuf ederim.
The Smiths'ten There's a Light That never goes out dinliyorum. boyle de hemen 500 Days of Summer videosu paylasirim, oh be!
Arada gezdim tozdum, yedim ictim. Anlatirim belki sana da blog. Data analiziyle ugrasiyorum, sikkinim.
Ustume bir lab rotation ogrencisi kaldi, doktoramin ilk yilinda bir ogrenciye supervizorluk yapma serefine ulasmis oldum(fakir avuntusu bu, evet).
Arada Heidelberg'e gittim, bir sonraki postta onu anlaticiim. Tembelligimden zamaninda H.ya yazdigim maili koyacagim buraya :)
Gecen haftasonu Istanbul'daydim, cok gezdim tozdum, guzel kokteyller ictim. Indigo'da MFO diye bir frozen ictim, karpuzlu. Oh mis. Ismini unuttugum bir yerde tipitip kokulu ismini unuttugum bir kokteyl ictim o da guzeldi. Bir de H'nin deyimiyle 'cok degisik bir yer' sifati kazanmis olan (inner joke,anlatmasi zor geldi, pardon) Urban'da bloody mary ictim. Bu arada bloody mary dedigimde blackberry anlayan garsona da ayrica sevgiler, biz seni boyle de seviyoruz. H. benden tiksindi domates suyu iciyorum diye :D Beni ictigim domates suyuyla sevecek birileri var mi:D
neyse onun disinda bir kaleye gittim yakindaki, hohenzollern diye. kendisi bir prusya kalesiymis. Bleda'ya fotolari gosterince ben icinde deniz olmayan manzaralardan sIkiliyorum dedi. Evet lan, ayni hisleri paylasiyoruz.Bu yuzden evlenecegim adam kendisi di mi :) Tamam sisli bir tepede, iyi hos da. Ee hep yesillik hep yesillik. Ben de sikilinca manzaradan, kalenin duvarina oturup Oruc Aruoba okumaya basladim.
Istanbul'dan P.K.Dick magneti bulup aldim, buzdolabimin ustunde bir adet PKD var, bana bakiyor. Bleda anlamayanlara babam iste dersin diyegeyik yapti :)
Neyse ben ic bayici bu postumu az biraz bitireyim bari, Anovalar size, data analizleri bana girsin sevgili okur.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Guneye Giderken...

 Bu yasta guneye gitmek, karavan almak gezmek, kenarda kiyida yasamak istiyorum, oyle gunese hasretim blog, sorma yani. DIY karavanlar gordum, bir aklima yatti ne sen sor ne ben soyleyeyim. Neyse ben gidiyorum, daha aksam yemegi olarak sallama cay- biskuvi keyfi yapmam gerek...

Biz burada (gercekten) bilim (mi) yapiyoruz Sinyorita! (?)

Ayni datayi onbes milyon kere analiz edince ve bu daha baslangic olunca, daha gercek gercek deneylere bile baslamamis olunca, gecen yaz tatil yapmamis olunca ve burada hava bok gibi ve gunduzler kisa olunca, esasen son n yildir (burada n'i hesaplayamayacagim sevgili okur, tembellige alisma kendi deney dizaynin icin kendi parametreni kendin hesaplayiverirsin sen, aslansin ve de kaplansin) tatil yapmamis olunca

COOK SIKILDIM BEEEEN.
Bi de cok anlamsiz filmler izliyorum bu aralar. Misal bkz. Bridesmaids. aman Yarabbim o ne anlamsiz ve de bir o kadar uzun ve cirkin kadinlarla dolu bir filmdir oyle.

Ya da dun Deadheads izledim, konsept ilginc akli basinda kalmis zombie konsepti ama olamamis. Zaten IMDBlerde 5.1 almasindan belli idi, degil mi?
Bir de Almanca cocuk kitabi okumaya calistim olmuyore, sicti yani benim kelime hazinem. Daha cook yolum var.
Bir de 9gaglere gelesin ey okur olur mu?
Iste olmasaydim beyin scani screenshot alirdim, sana da gosterirdim okur ama baska zamana,
Zaten aksam Almanca kursum var, mecburen onu bekleyecegim.
Bir de cikolata festivaline gittim pek bir bok yoktu, soyleyeyim yani. Haberin olsun.

27 Kasım 2011 Pazar

9984

Dün buradaki Amerikalılardan biriyle konuşuyorduk, işte buradan sonra planınız ne, geri mi döneceksiniz napacaksınız tadında klasik konuşmalar. Dedi ki eninde sonunda dönmeyi planlyoruz, yani çocuğumuz olunca falan onu Amerika'da yetiştirmek isteriz ama bir kere yurtdışında yaşadıktan sonra kendi ülkene dönüp yaşamak çok sıkıcı olur diye düşünüyorum. Yani düşünsene, burada her gün yeni bir heyecan, yeni bir dil dedi. Her gün belli bir heyecan var bence, en azından yıllar geçip iyice alışana kadar dedi. Haklı bence, değişik bir mantık gerçi, hiç öyle düşünmemiştim. Ben daha çok misal market kataloglarının ne kadar sürreel olduğuyla dalga geçiyorum (kataloglar sürreel değil, bildiğimiz Migros katalogları gibi falan ama, düşünsenize dil bilmeyince orada satılan şeyin ne olduğu tamamen hayal gücünüze kalabiliyor).
Öyle işte...

Sıçan Adam

Dün Rittersport'un fabrikasını gezmeye gitmiştik Almanca sınıfıyla, dönüşte bu heykeli gördüm. Heykel mi daha komik, bir banka şubesinin hemen yanında konuşlanmış olması mı daha komikti bilemedim. Sıçarım ben böyle paranın içine :)
Bu arada, çikolatanın da outlet satışı olur muymuş arkadaş, 2 kilo çikolata aldım resmen. Zaten bu hafta Tübingen'de çükolata festivali de başlayacak :) Çikolata festivalinden sonra da Noel Marketi başlayacak. Bu Almanların Christmas Market leri yaklaşık 24 gün sürüyormuş işte. Millet şimdiden sokakları aydınlatmış, balkonlarını evlerini süslemeye başlamış. Her yer ışıl ışıl oluyor. Şehir yazın bile bu kadar canlanmıyor öyle düşün.

23 Kasım 2011 Çarşamba

(500) Days of Summer

Bir kere yazmaya baslayinca duramayan isirganotundan bir not daha, basliktaki film gercekten guzel sevgili blog.  O zaman su sarki sana gelsin. Hazir Radyo eksen, filmde bu sarkinin gectigi kismi jingle yapmisken unutmayalim degil mi?

13 Eylül 2011 Salı

the times we had oh, when the wind would blow with rain and snow were not all bad

Başlık Beirut adlı güzide grubun Postcards from Italy adlı parçasından alıntıdır. Zannederim ben indie-rock seviyorum.  Her ne kadar eksen style olarak adlandırsak da kendisini, evet seviyorum ne var. Hem şarkı hem eplenceli hem hüzünlü böyle.

Götünle güleceksin sayın okur ama ben İstanbul'u köpek gibi özlüyorum. Saçma ve sıçarlı di mi? Bence de :)

Gerçi buraya da alışıyorum, dün koşuya çıktım misal, dedim ki ormanın dibinde yaşıyorum işte her istediğimde koşabilirim ne güzel. Değerlendirmek lazım bunu. Durmaksızın 3 km koşabildim misal benim için önemli bişi bu, hele ki yarısının yokuş yukarı olduğunu düşünürsen ohoo! Göt büyüten akademisyen adayıyım ben, bunu aklının bir köşesinde bulundur hep !

Peekii, şimdi geçici bir süre burada olduğumu kabullendim ve elimden geldiğince bu durumdan yararlanmam gerektiğini biliyorum. Gezmek falan lazım di mi o zaman? Peki. Bir yandan da Milan Kundera okuyan ısırganotu ne yapar? Prag'a gitmeye karar verir :) Muhtemelen Kasımda bir haftasonu Praga gideceğim. Bakalım :)

Tez komiteme sunum hazırlıyorum amcalar teyzeler bu gördüğünüz deney sonunda bunu kanıtlamayı amaçlamakta tadında. Bir de sonunda yarın grad schoola evraklarımı vereceğim.

Ya buraya alışıyorum dedim de insanlar hala bi garip hep bir garip. Kendimi hiç rahat hissedemiyorum.Bir de çoğu zaman insanları sıkıcı buluyorum. Yani hemen her öğlen aynı şeyleri konuşmak misal, bögh geldi bir korelinin yemek konusunda herkesle sidik yarıştırmasından, et yemiyorum diye bunun haftada en az bir kere yemek muhabbeti olmasından falan.

Benim sevgilim itünün tüm inatlarına(!) rağmen okulu bitirebilecek sanırım, o yüzden bugün çoo mutluyum. Burada bir de master programı ayarladık mııı yaşasın seneye eylülde yanımda bile :)

Valla emlakçı amcanın dediği kadar var, örümcekler bu evin evcil hayvanı gibi demişti, napsam ne etsem garip örümceğimsi kankalar gitmiyolar, ben de onları öldürmüyorum, öyle geçinip gidiyoduk da dün gece sinekle örümcek arası bi mutant tadıma bakmaya karar vermiş.

Böyle uykuöncesi saçmalamalar köşesi oldu burası. Haaaa haaaa! Hihohohaaaa! Aman tanrım Alman oldum, her şeyin sonuna ünlem koyuyorum!

Belki kendime dikiş nakış köşesi yaparım evde, kumaş falan almayı keşfedebilirsem :) Hiç öyle çok kolay lan nolcak moduna girmeyin, haftasonu kulaklık aldım marketten, özellikle de bass yazılı olmayandan aldım ama yine de bass kulaklık çıktı, kendisi rock müzikle pek anlaşamıyor haliyle.

Fırın istiyorum ben,sözde buradaki doğu almanyalı arkadaşım bana birinden fırın alıp getirecekti ama yalan oldu.

Haha: şu linktekiler eğlenceliymiş

O zaman bu gecenin şarkısı da şu olsun, sana girsin sayın okur.

Poofff hiç uykum yok, tabi yersem tüm akşam nutellaları içersem kolaları olmaz uyku falan.

Neyse biraz dizi izleyip biraz da kitap okuyayım bari, napalım.

Küçük şeylerle mutlu olan ısırganotu, ayaklarının üşüdüğü yatağından bildirdi.

4 Eylül 2011 Pazar

Kitap ve Film

O değil de sonunda Milan Kundera'nın 'Şaka'sını okuyorum ben, kendime not düşeyim dedim, bir de sabahtan beri ara vere vere "Strange Days" izliyorum, ilgi çekici bir film.  Bu film benden distopikbilimkurguseverlere gelsin sevgili okur.

Şarap Kitap ve ben

2000 yılında bir süpermarketin indirim reyonunda şans eseri bulduğum bir albümdü Fikret Kızlok'un Not Defterimden albümü. Sonra tabii, elektronik versiyonunu falan da buldum ama, nostaljiık bir insanım ben, kasetçalarım bozulana kadar kaset dinlemeyi sevdim, rastgele reyonlardan kaset almayı da.

Bulutlu bir Tübingen pazarı (aa çok şaşırdık değil mi), Şu anda Nazım Hikmet'in Kozmosunu söylüyor Fikret Kızılok o şiirler çok iyi giden ama asla şiir okuması hayal edilemeyen sesiyle.  Biraz kitap okudum, Kanat Atkaya okudum. Sonra Fikret Kızılok'un bir röportajını okudum. Demiş ki "Dünya halklarının yüzde 80'i bilinçsiz, sadece üretim için yaşıyor, Amerika'da dahil. Gerçek entelektüel yüzde 5'i bile bulmaz. Demek ki cahil olan yüzde 80'le ilişki kurup meşhur oluyorsun. Böyle meşhur olmak aslında utanılacak bir şey, ben utanırım. Değerli olmak önemli."
Ne de güzel demiş.
Fonda "Kerem gibi" çalarken ben de elimde şarabımla, koltuğuma çekiliyorum Milan Kundera'nın Şaka'sını okumak üzere.
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak ey okur... Daha çok okumak lazım.  Bu %80 olayı can sıkıcı. Konuşacak kimse bulamıyorum buralarda. Daha çok okumak, izlemek üretmek lazım. Tiyatroya gitmeyi özledim.   Denize girmeyi özledim sevgili okur,  bu sene hiç denize girmedim ben, bir kere havuza girdim sadece. Olmaz ki, bir egelinin canı deniz çeker, yüzmek çeker ben böyle yaza yaz demem.  
Ben biliminsanlarının entellektüel açıdan daha donanımlı olmasını hayal etmiştim hep sevgili okur, hayalkırıklığına uğruyorum sürekli olarak. Ben kendini liberal ve solcu sanan cahillerle dolu bir köyde oturmaktan rahatsızım.
"Niye doğal koşullardan eşitsiz yürüyoruz da beşinci zamana, niye eşit topraklarda gömülüyoruz." der Fikret Kızılok 'Obur Piton'da.
Böyleyken böyle işte. Yorma beni ey şehir. Evim ne güzel bir sığınak oldu.

29 Mayıs 2011 Pazar

Bir Film Analizi: The Box

Öncelikle şunu belirtmeliyim, bu yazı farketmeden spoiler içerebilir.
The Box'ın konusu hep işte eve bir kutu gelir ve bir adam bu kutudaki düğmeye basarsanız tanımadığınız birinin öleceğini ve size kamyonla para vereceğini söyler şeklinde özetlenir hep. Ama ben sadece bu kadarını okuduğumdan ve daha detaylı bir şeyler okumadığımdan filmin bilimkurgu olduğundan habersizdim ve sadece psikolojik gerilim sanıyordum. Bu sebeple izlemek için hiç acele etmemiştim.
İlk olarak filmi sevdim, 10 üzerinden en az 8 veririm, daha fazla da verebilirim ama bu adil olmaz çünkü mesela film 70'lerde geçerek benim kalbimi gerçekten kazandı bu biir, benim için sürpriz bir şeklide bilimkurgu çıkmasıyla beni pozitif yönde şaşırtarak kararkarımda bir yanlılığa sebep oldu bu iki.
Film bana öncelikle Donnie Darko'yu hatırlattı, iki filmi de izleyenler oha be ne alaka diyebilirler, ama filmde yenilenen döngü sanki zamandan bağımsız bir döngü havasında verilmiş.  İkinci olarak psikolojik bilimkurgu olması açısından ve geçtiği dönem itibariyle  Solaris ve 2001: Bir Uzay Macerasını anımsattı, ama bu son iki filmle de gerçekten alakası yok, üçüncü olarak da filmi izleyeli bir hafta geçti ve şimdi düşünüyorum da az biraz Watchmen'i anımsadım. Tüm bu saydığım filmler sevdiğim filmler olduğundan özetle bu filmi de sevdim.
Özellikle çocuğun banyoda kilitli uyanıp sağır ve kör olduğu sahne ve ailenin çaresizliği gerçekten etkileyici idi.
Böyle işte.

18 Mart 2011 Cuma

paranoid android

Labda makale okumaya calisiyorum ama olmuyor. Neden bilmiyorum, iki gundur biraz dikkatim dagildi. Artik bir ev bulmak ev yerlesmek istiyorum , yillar sonra yeniden yuzumde egzema basladi sanirim, gidip nemlendirici ve adam gibi yuz temizleme seyleri almam gerekiyor. Sabah sabah yine MAC lere olan nefretimi kustum zaten. Niye MAC kullaniyoruuuuz cok sacmaaaa!!!! Misal Ctrl tusunun calismamasi. Sonraa hemen her program icin VM kurup orada Windows uzerinden calistiriyor olmamiz falan. Poff...
Sanirim ben de Kindle alacagim.Dun B. beni epey kandirdi, Bunda tabii burada kitap bulamayacak ve paso Amazon'a siparis verecek olmami farketmemin de etkisi olabilir.  Alayim kindle'i gelsin ebooklar gitsin ebooklar. Project gutenberg amca ne gune duruyor zaten.
Dun ilk kez bir fMRI deneyi izledim. Henüz hiçbir şey bilmiyorum ama öğrenebilirim sanırsam. Neyse bu tatsız blogumuz burada bitsin. En azından Eksen fena çalmıyor şu anda. Bir de pes edip klavyemi Türkçeye çevirdim, ben nedense tuşların yerini ezbere bildiğimin farkında değildim.

15 Mart 2011 Salı

Haberler

Hani şimdi uzaktayım ya, daha önce de vardı bu his ama şimdi daha yoğun. Haberleri okurken özellikle s.i.y.a.s.e.t.l.e ilgili tüm haberlere baştan sona tepkim bol ünlemli bir T.A.Ş.Ş.A.K. MI GEÇİYONUZ?!!! oluyor.
Oh be, söyledim rahatladım.

13 Mart 2011 Pazar

Tübingen'den notlar vol.1

geldiğimden beri kampüsten sadece banka kartı çıkarmaya falan çıktığımdan, biraz gerçek insan yüzü görürüm belki diye dün dışarı çıkıp kasabaya inmeye karar verdim. Madem hava çok güzel ve madem burası küçücük bir yer (ve madem otobüse her bindiğimde henüz öğrenci kartım olmadığından yaklaşık 4.5 TL para veriyorum), yürüyerek ineyim bari dedim. Zombie mi yapacaksınız diyen amcaya selam eylerim, kendimi bir anda Shaun of the Dead'in giriş sahnelerinden birinde hissettim. Kasabanın sınırında yer aldığımızdan mıdır nedir, sokaklar öyle boş öyle boş ki, zombie outbreak olsa anlamam yani. Sadece arada bahçelerini sulayan 100 yaşında teyzeler gördüm, ki bu daha da vahimleştiriyor durumu. Neyse, zaten burada zombie outbreak geyiği yapabileceğim de kimse yok, zira bildiğin nerd of the lab konumundayım. Walking dead falan izleyin bi ya. Niye bu kadar sıkılıyorsunuz ki, internet var diyorum boş bakıyorlar. Lan Portal 2 çıkacak dedim bugün birine, demez olaydım. Orange box dedim kimbilir kafasında nasıl sürrealistik dünyalar aktı, alman olmak zor tabe. Neyse, kasabada biraz insan vardı, en kalabalık yer de bir dönerciydi, sokağa taşmışlar o kadar yani :) Hayır zaten anlamıyorum ki, 3-5 mekan var onlarda insanlar sokaklara taşıyorlar yiyecek- içecek almak için, ama şehrin kalanı boş. Zaten pazarları her yer kapalı. Labda radyo eksen dinleyip makale okuyorum şimdilik, yani hayatımda değişen çok bir şey yok aslında. Tost makinesi ve kettle olan bir mutfağı olan bir evde oda bulmayı becerirsem tamamdır, zaten ROLL posterimi getirdim yanımda, duvara da onu ascam. "O adam ki hareket memuru, ikamete memur edilir mi hiç?" yazacak kocaman, ben de her seferinde Can Yücel'in kulaklarını çınlatıp (ölmüş adamın kulaklarını çınlatmak?) gülcem. Neyse ben biraz makale okuyup biraz dizi izleyip biraz da NFS oynayayım bari. Şimdi Bleda sen önce portal 1'i bitir diyecek bana :)

6 Mart 2011 Pazar

Tübingen'den sevgiler

Sevgili Blog,
Şu anda küçük bir Alman kasabası olan Tübingen'den bildiriyorum. 1 Mart'tan beri buradayım. Resmi olarak çalışmaya başladım ama doktoraya başlamadım henüz (Graduate School'a kaydolmadım, ama onun çok da önemi yok). Max Planck Institute for Biological Cybernetics'teyim, paramı Center for Integrative Neuroscience Enstitüsünden alacağım ve Tübingen Üniversitesi ile Max Planck Enstitüsünün ortaklaşa yürüttüğü Graduate School of Neural & Behavioural Sciences 'a kaydolarak buradan da diplomamı alacağım (nasıl, epey karışık değil mi :))
Burada 6. günüm, henüz çok gezip görmüşlüğüm yok. Şimdilik konukevinde kalıyorum ama ay sonuna kadar kendime kalacak yer bulmam gerekecek.
Sonunda beni de Mac kullanıcısı yapan bu enstitü sayesinde, şu anda macbook pro nun harddiski nasıl kurulup MacOS install edilir onu kurcalıyorum.
Onun haricinde, çalışacağım konunun ana hatları belli oldu, ben de makale okumaya başladım. Nöroanatomi alanındaki bunca açığımı nasıl kapatacağım ben? Herhalde deli falan olmalıyım dilini hiç bilmediğim bir yerde pek de bilgim olmayan ve daha önce hiç çalışmadığım bir konuda doktoraya başladığım için.
Bundan sonra buradan sizinle Almanya hakkında işe yarayabileceğini düşündüğüm şeyleri de paylaşacağım, belki de onun için ayrı bir blog açmalıyım. Mesela, büyük şehirleri saymazsak, Almanya'nın böyle nüfusu az olan şehirlerinde dükkanlarda, marketlerde vb. genelde kredi kartı geçmiyor. Evet, süpermarkette ya da telefon kontörü yüklemek istediğinizde kredi kartı geçmiyor. Buradaki bankalardan aldığınız bankamatik her yerde geçiyor ama. Banka hesabı açtırmak için oturma izni almak gerekli değil, sadece belediyeye gidip 'register' olmanız gerekiyor. Yani oturma izni almak için tekrar gitmek gerekiyormuş.
Çoğu insan İngilizce biliyor ama ağır bir aksanları var, bir de tüm evraklar, web siteleri falan Almanca, yiyeceklerin üstünde falan TR'de olduğu gibi İngilizce açıklama yer almıyor çoğu zaman.
Pazarları her yer ama her yer kapalı oluyormuş.
Almanya'nın nadir yokuşlu şehirlerinden birini buldum galiba, küçük bir yer olduğundan mıdır nedir raylı ulaşım yok, otobüsler var.enstitü şehrin dışına doğru tepelerden birinde yer alıyor.
Neyse şimdilik bu kadar, ben nutella kaşar peyniri tost ekmeği gibi şeylerle beslenmeme devam edeyim bari. Biraz makale okuyup dizi izlemeye devam edebilirim. Grey's Anatomy 'e sardım bu haftasonu.
Buradaki arkadaşım C. bir kaç gündür yoktu, o gelsin de marketten pizza alıp yiyelim bari. Beceremeyeceğimi düşündüğüm için almadım, zira aldığım zeytinler çok kötü bir şey aromalı çıktı yiyemiyorum.

28 Ocak 2011 Cuma

Twist and Shout

Yazmayalı 2 ay olmuş ya hani, kronolojik sırayla mı gitsem önem sırasına göre mi anlatsam olayları bilemedim. İyisi mi ortaya karışık gidelim.
Öncelikle bu hafta tez savunmam vardı, ve heyecandan öleceğimi de düşünsem bitti :) Başarıyla savundum tezimi, hem tezimi hem Pelit'in kurupastasını çok beğendi hocalar.Böylece yüksek lisans maceramızın sonuna gelmiş bulunuyoruz.
Asıl önemli haber ise doktoraya kabulüm. İki hafta önce Almanya'ya gidip doktora görüşmelerimi gerçekleştirdim ve görüştüğüm 3 yer de doktoraya kabul etti beni. Ben tabii ki yıllardır istediğim enstitüyü seçtim, Max Planck Institute for Biological Cybernetics, Tübingen. Bundan sonra sanırım Tübingen, Almanya ve Max Planck anılarıma maruz kalacaksınız daha ziyade :)
Ha bu arada yazmayalı başka neler oldu, ev değiştirdim ama burada alt komşu manyak çıktı, zaten gidiyorum ulan diye boşaltıyorum evi. Hocam beni bir maille çalıştığım projeden kovdu, ama şimdi MPI 'a kabul aldık ya, aman tanrım beni MPI'ya o göndermiş oldu. Doktora görüşmelerine gidebilmek için Almanya'nın vize vermesini bekleyemediğimden Yunanistan'dan Schengen alan bendeniz, ilk kez yurtdışına çıkacağımdan tavsiyelere uyup Yunanistan üzerinden giriş yaptım. Buradan otobüsle Selanik'e gittim, oradan uçakla Berlin'e, bir gece Berlin'de kalıp Stuttgart'a uçtum ve Tübingen'e geçtim, bir gece orada kaldım, ertesi gece Stuttgart'tan trenle Hamburg'a gittim (tüm gece süren bir yolculuktu), Hamburg'da bir hostelde  iki gece kaldım, ilk gün Lübeck'e gidip döndüm, ikinci gün Hamburg'da bir görüşmem vardı sonrasında Hamburg'u gezdim. Ertesi gün öğlen saatlerinde uçakla İstanbul'a döndüm. Dilini bilmediğiniz bir ülkeyi boydan boya gezmek garip bir deneyim. En süperi Hamburg'da markette Türk bir teyzenin Almanca bir şey sorması, benim ona Türkçe teyze ben Almanca bilmiyorum demem, teyzenin de hiç mi bilmiyorsun diye sinirlenmesiydi.
Bu da Tübingen'den bir foto. MPI'ın konukevinde kadığım odanın penceresinden görünen manzara. Beni ev dağıtma macerası, tezin son versiyonunu resmi olarak teslim etme macerası, vize alma macerası gibi şeyler beklemekte, bir dahaki posta kadar hoşçakalıın:)

25 Kasım 2010 Perşembe

Ob-La-Di, Ob-La-Da

hohohihihohoho mutluluktan çalışamıyorum resmen :)
Ortada fol var da yumurta yok daha, olursa valla söyleyeceğim, söz :)

3 Kasım 2010 Çarşamba

ayrıca

kafamda 3555 şey var, her sabah yürürken ( süper sağlıklı yaşarım ben, okula yürüyerek gelip giderim) kafamda 'blog' yazıyorum ama büyük kısmı insanlara sövmek üzerine olduğundan ve ben tembel biri olduğumdan (beynimdekileri o anda yazıya dökecek portable bir sistem olmadıkça) onlar yazılmıyor tabii.
Bir de bugün süper dalgınlıktan (yoğunluktan olsa gerek, bkz. bir önceki post) cüzdanımı evde unutmuşum. Bakalım öğle yemeğinde ne yiyeceğiz ?

bir koltukta 8888 karpuz

Şimdi ben bir research paper yazmaya çalışıyorum, tezimi hala bu dönem bitirme umudum var, onunla uğraşıyorum, hocamdan daha fazla ayar yemeden caanım projeyle ilgilenmeye çalışıyorum,aynı zamanda cv'mi güncellemeye ve phd araştırmaya çalışıyorum, bir hoca var ve aklımda bir research suggestion var kendisine cv ile birlikte yollamayı planladığım, onun için araştırma yapıp paper okuyorum.
Bir de tabii kediler kediler var. Bir kaç hafta önce daire kapıma gelip kendini eve aldıran numro #3 (nam-ı diğer boyoz) hasta olmuş, dün veterinere gittik. Neyse ki veteriner iki apartman yanda, gidip gelmek kolay.
Bu arada numro#3 bizimle kaldı gibi amaa, ev bulabilirsek ne ala.  Yok mudur kedi isteyen?

28 Eylül 2010 Salı

istanbula mektuplar-yeniden

hava böyle olmasın yağmur yağsın ve hapa bulutlu olsun ve tükürür gibi yağsın yine ve işim olması hiç bir işim ve evde oturayım oğuz atay okuyayım ve tutunamayanlar okuyayım ve huxley okuyayım soma tatili isteyeyim kimse rahatsız etmesin kimse aramasın sormasın kimse ellemesin (istedim.)

3 Eylül 2010 Cuma

the hardest part was letting go not taking part, you really broke my heart

Tezim için "decision trees" öğreniyorum. Kendimi özletmeden bilgisayar bilimlerine dönüş. Random forest kullanmayı planladığım bu çalışmada, kodu implement etmek düşündüğümden daha uzun sürebilir. Tezi yazmaya başlamam gerek. Almanca kursuna başlamayı planlamaktayım.Önümüzde zorlu bir beş ay beni beklemekte. 5 ay dediğin nedir ki? Geçer. Sadece labda yaşayarak bile geçer. Hadi bakalım.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

sing for absolution

tezle ilgili yeni bir algoritma denedim, (daha) başarılı oldu. Şimdi bu algortimanın inceliklerini öğrenmeli, dökümantasyon yapmalı, tüm parametreler için uygulamalıyım falan da filan. Üff...

29 Ağustos 2010 Pazar

hadi hep birlikte saçmasapan insanları hayattan ban etmece oynayalım

o değil de lie to me güzel dizi

ne de güzel çalıyor radyo eksen

sıcak ama bol rüzgarlı bir pazar bugün (şimdi yapma ya bilmiyorduk gibi nidalar yükselebilir tabii, yazarın makbulü az ama öz yazandır, ama yazar olduğumu kim söyledi ki?). Ben de balkona konuşlanmış bulunmaktayım. Kahvem, laptopum, laptop masam, kçıma batmasın diye minderlerle bezediğim sandalyem, ayağımınaltına koyduğum tabure üstü minderim, kulağımda kulaklık, karşımda ikinci köprü... Oh mis, değmeyin keyfime. "Dream on-Aerosmith" dinlemekteydim Eksen'den. Bu kadar keyif neyime, tezle uğraşmam gerekiyor, orası ayrı. Yalvar yakar verilerin bir kısmını daha elde ettim, bakalım işime yarayacak mı? Ayrılmaz parçam olan kolumdaki egema kardeş azıttı yine. Elbet bir gün o da pes edecek.
Dün E. ile ona Kadıköy'de ev aradık biraz. İş buldu kendisi, bayramdan sonra başlamayı planlıyor. Aynı dönemde aynı bölümü bilitrdiğimizden, ben de akademik hayat diye dellenmeseydim alabileceğim maaşları öğreniyorum arada:) Pişmanlık değil de parasızlığın can sıkıcı yüzü diyelim.Misal, eylül ayının sonunu finansal açıdan batmadan getirebilir miyim? Hadi bakalım yeni bir "challenge" beni bekliyor :)
Neyse, Kadıköy güzel yer, bir de Maslak'a çok uzak olmasa. Oturduğum semti sevmesem de okula yakınılığını ve şu ferah balkonumu seviyorum. İdare edivereyim işte, bir yıldan daha kısa bir süre içinde gitmek üzerine büyük umutlarım var.

Procrastination: dizi mi izlemeli tezle mi uğraşmalı? Arayol: Bu bilgisayara weka kurulur (laptopta hiç "çalış"madığım için bir bilgisayar mühendisine ait olduğuna inanmak imkansız, programlamaya v.b dair hiç bir şey kurulu değil. Şimdi matlab falan kurmakla uğraşamayacağımdan weka kurulur). Sonra, data düzenlenir ve çalıştırılır. Sonuçlar umut vericiyse abstract yazılır, hocaya mail atılır. Matlab ya da Visual C++ 6.0 kurulur, kod yazılır. paper'ın methods kısmı yazılır. Kod hocaya gösterilebilecek hale getirilir. bilmemkaç yaşında bilgisayar özürlüsü bir doktorun da anlayabileceği hale getirilmeye çalışılır.Tüm bunlar 2 gün içinde yapılırken dellenmemek için arada sık sık dizi izlenir. Hadi bakalım.
Şu anda Kings of Leon-Sex on Fire çalmakta. Yıl yıl radyo eksen seçkileri hazırlayabilecek kıvamdayım sanırım :) Yıl yıl olmasa da kendi açımdan ev ev sınıflayabilirim eksenin dönemsel hitlerini.

26 Ağustos 2010 Perşembe

çok mutlu olunca araştırma maraştırma yapamayan, kod falan yazamayan insan

evet benim :)
Kolay mutlu olup zor tatmin olurum. Yeni bir yöntem denemek gerek tez için ,bir an önce deneyip danışmana götürmek, abstract submission için kendisini ikna etmek gerek :)

Labdaki İranlı arkadaşımız A., dün bana epey yardım etti hangi algoritmalarla uğraşmam gerektiği konusunda. Şimdi ADD mizi bir kenara bırakıp dün başladığımız makaleyi bitirmeli ve söylediği yöntemleri içeren kitaplık var mı C++ için/ ya da toolbox var mı matlab için araştırmalıyız. Hadi bakalım :)

and the time that i will suffer less, its when i never have to wait*

Salı günü benim doğumgünümdü, eşşek kadar olduk artık, 26. AB içinde interrail yaparken "yetişkin" bileti almak zorunda alınacak yaşa geldim (tek derdim bu olsun, di mi) Sanki phd. falan yapan öğrencilerine çok para veren bir ülkeymişiz ve sanki süper demiryolu ulaşımımız varmış gibi TCDD de aynı uygulamaya geçti, buradan esefle kınıyorum kendilerini.
Ben salı günü ne yaptım? Bütün günümü labda geçirip akşam da eve gittim, giderken d.i.a.'dan dondurulmuş pizza, kola ve algidadondurmapastası aldım. Ve eve gidip dizi izledim, tek başıma. Çok pathetic, değil mi? 26 yaşında yalnız ve genç kadın, tek başına geçirdiği doğumgününde romantik komedi izler klişesi gibi böyle? Peki ben ne izledim, battlestar galactica :) Haha, bozdum bozdum :)
Sonunda gitmek istediğim konferans için mail attım, olmayan paramın bir kısmını da oraya kayıt olmak için harcayacağım.  Pasaport çıkartmak için babamdan para istedim, yeterince utanç vericiydi. Neydi, "okuduğun paper'ın arkadasında bu ayın sonunu nasıl getireceğini hesaplıyorsan bilim yapamazsın". Valla öyle.
Bu postu yazarken mailime cevap geldi, mutluluk verici haberler var :) Twist and shout'a döndü birden arkaplan şarkısı :D
Ben aslında başka bir şey anlatacaktım. Dün Cevahir'de B. ile buluşacaktık, ben biraz erken o biraz geç gelince ben beklemiş oldum. Kendimi Y.K.M. 'de sivri topuklu, altı kırmızı stilettolar bakarken buldum. ısırganotu, yaş 26, çantada functional neuroanatomy kitabı, 'kadın' olduğunu anımsayıp nerede giyebileceğini bile bilmediği stilettoları beğeniyor. Gülünç geldi, ne tarafıma sokup nerede giyeceksem onları :)
bir yandan da Dario Fo okumakta ama 26 yaşındaki mühendis hanımkızımız :D
Her şeyi yapmak isteyen ve buna biyolojik açıklama bulmaktan da geri kalmayan(bkz. ADD/ADHD) isirganotu, kurtulmak için gün saydığı araştırma labından/ "kübik"inden yazdı. Tahmini şafak: 100 iş günü

Afferim bana :)

 Size "It's the final countdown" söyleyeceğim günler (umarım) yakındır a dostlar.

*wandering star-portishead

20 Ağustos 2010 Cuma

all along the watchtower

Tez demek hayatın gittikçe phdcomics'e daha çok benzemesi demek, değil mi? Sınıflandırma yapmam gereken problemimde (evet, koskoca bir hastalığı bir 'problem'e indirmek gibi bir ayrıcalığa sahiptirler 'bilgisayarcı'lar) yeni parametre eklediğimde tahmin oranının artacağına düşmesi beni şaşırtmamalıydı. Bu kadar parametreyi kçıma sokamayacağıma göre, kullanmanın bir yolunu bulmalı mıyım? Evet. zannedersem parametreleri çarpıp bölecek, otomatik olarak onları sevecek(!) bir doğadan esinlenen algoritma kullanıp optimum parametre setini hesaplamak gerek.
Bir yandan da proje, aman proje, canım proje. hala uyumadan önce çözümleri bulabiliyor olmak gayet başarılı bir şekilde idare ediyor beni. daha fazla matematik öğrenmek gerek. Medical Imaging demek matematik demek, ben son iki yılda en çok bunu öğrendim.
B. akıl sağlığımdan endişe duymaya başladığını söyledi. tamam, biraz takıntılı olabilirim, stres sebebiyle takıntılarım artmış olabilir, simetri takıntım sinir bozucu boyutlara ulaşmış olabilir mesela ama, bence kimseye bir zararı yok. 
Burada ortam tabii ki çok sıkıcı, aslında konservatif insanların flörtleşme yaşının 5 olmasını gözlemliyorum misal bu aralar. Evrimsel psikoloji açısından bakarsak zevkli. Davranışsal olarak primatlara ne kadar benzediğimizi bilse bu homo sapiensler, ne kadar hayal kırıklığına uğrarlar acaba?
Bu aralar çok bir şeyler okuyamıyorum. "Expendables" izledim. tabii ki sanatsal olarak hiç bir anlamı yok ama adamlar çekerken eğlenmişler.Onun haricinde "Seinfeld" izliyorum, eğleniyorum. dün labda kod koştururken Battlestar Galactica izlemeye başladım. evet biliyorum, bilimkurgusever biri olarak şimdiye kadar izlememiş olmam hata falan fıstık. Siz de bu arada "firefly" izleyin madem.
Bir de "The Human Brain Introduction to Its Functional Anatomy" diye bir kitap buldum kütüphanede, boş zamanlarımda onu kurcalıyorum. Ben de fMRI istiyorum, olmaz mı?
Vee, insanlık için küçük, kendim için büyük bir adım attım. Toefl için tarih aldım. Zannedersem uzun zamandır ertelediğim bu işi hallederek gitmeye dair ilk adımımı atmış oldum :)
Eğer şu anda draftlarını hazırladığımız makale herhangi bir yerde çıkarsa gitmek konusunda şansımı bariz bir şekilde katlamış olurum. Hadi bakalım.
Haftasonu İzmir'e ve Ayvalık'a gittim. Eğlenceliydi, denize girdim, saçlarımı kestirdim. Sonunda pes edip yine kısa kestirdim saçlarımı, hayat böyle geçmez diye. Her sabah duştan sonra kurutmadan sokağa çıktığımdan, kısa olunca en azından laba gelene kadar kuruyor.
8 yaşındaki yeğenim bana geçen hafta "teyze, sen bilim kadını mısın?" diye sordu.  Şimdi 8 yaşında bir çocuğun bilim KADINI lafını kullanmakta olmasına dikkatinizi çekerim. "ben büyüyünce bilimkadını olmak istiyorum, ama hangi konuda çalışacağıma daha karar veremedim. Hepsini istiyorum" dedi.Ben de kendisine henüz bilim kadını olmadığımı, ama araştırma yaptığımı anlattım.  "Sen olunca bana çalıştığın konuyu anlatır mısın? Ben de karar vereyim." gibi bir şeyler dedi. Şaşkınlıkla biraz tezimden bahsettim kendisine. Bence sosyal bilimlerde çok başarılı bir BİLİM KADINI olur kendisi. Beni neredeyse her konuşmamızda şaşırtıyor.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Pavlov's Dog

Daft Punk dinliyorum. Artık bilinçaltıma ne şeyettiysem, Daft Punk dinleyince aklıma "Do Androids Dream of Electric Sheeps?" (bkz. Philip K. Dick, bilmeyenler için Blade Runner 'ın senaryosu bu kitaptan uyarlanmıştır) geliyor. sanırım o kitabı okurken sürekli olarak Daft Punk'ın şu anda dinlediğim albümünü dinlemişim.
Kafamda yazacak çok şey var(dı) ama üşeniyorum işte. Bir yerden başlayalım mı? Başlayalım.
Öncelikle sıkılıyorum. İki gündür yine background noise tadındaki başağrım başladı. Uyurken geçmiş, laba geçince tekrar başladı.
H. ile arada müze geziyoruz ya, geçen haftasonu Kariye Müzesine gittik. Kariye ve mozaikler hakkında ahkam kesecek değilim burada, ama insan gözlemlerimi paylaşabilirim sanırım. Gayet sıradışı bir güvenlik görevlisi gördük misal. Zayıf, uzun boylu, bıyıklı bir amcacağız. 70'lerin solcuları tipinde bir müze güvenliği. "Oo müze kartımız var" diye karşıladı bizi. Mutlu oldu ya, müze kartımız var diye. İçeride de H. "ben böyle hiçbir şey anlamıyorum, broşür istiyorum" dedi. 4 güvenliğe falan sorduktan sonra çıkış kapısının yanındaki posta kutusunda saklanan broşürlere ulaşabildik. Sanırım bizden başka pek isteyen olmuyor. biz bu kadar aranınca bir güvenlik görevlisi gelip biraz anlattı bize, rehberlik yaptı bir nevi. Oradan çıktık. Bir harita satın aldık :) Tekfur sarayına gittik ama hiç girilebilecek kıvamda durmuyordu, belki de biz beceremedik? Aralardan dolana dolana sahile indik. Film kareleri tadında yerler.İstanbul'da beki de ilk kez asma çardak gördüm,kahvehane olarak kullanılan. Eski İstanbul tabir edilen yeri insanları daha kendi halinde olduğu için, daha Anadolu'ya benzediği için seviyorum sanırım. Sahilde piknik yapanlara bok atarken bir anda kendimizi çimenlere yayılmış, termosta getirdiğimiz kahveyi içip yanımızda getirdiğimiz bisküvileri yerken bulduk. Kanımızda var sanırım, piknik kültürü :) Sonra Karaköy'e geçip İstiklal'e yürüdük ve sahafları gezdik. Çok garip bir sınır var o noktada, bir anda kendimi koleksiyon yaparken bulabilirim. Sanırım bu yüzden sürekli olarak bir şeyleri ayıklayıp atıyorum. Obsesif Kompulsif misali yani.
Önümüzdeki haftasonu İzmir'e gideceğim. Her kadın gibi hayata karşı olan sıkkınlığımı saçlarımı kestirerek gidermeye çalışacağım.Pazar günü de Ayvalığa geçip denize girmeyi planlıyorum, bir aksilik çıkmazsa.
Bu arada aslında başka bir yazının konusu ama başlamışken devam edeyim. Repo Men'i izledim. Bence çok başarılı bir film.  Eğer Cyberpunksever iseniz beğeneceğiniz, "cyberpunk mı o da ne" modunda iseniz "ne var canım sıradan bir aksiyon filmi" diyebileceğiniz bir film bence. Özellikle o distopik kısmı güzel vermişler, bence filmin tek kusuru anlaşılır olması için sonunda olan biteni önceden çok çaktırmışlar. Son zamanlarda bilimkurgu açlığımı iyi doyuran filmlerden oldu. Ha bu arada, polemik yaratmak istemem ama bence Inception abartılıyor. Inception!ın harika olduğunu düşünen bir kaç kişiye "Existenz" dedim ama izlemiş birilerine pek denk gelemedim. İzlemiş olanlar da zaten filmin abartıldığı konusunda hem fikir oluyor. görsel efektler iyiydi. Konu da iyiydi ama pek bilimkurgu tadında işlenmemişti misal. kafa karıştıran her şey güzel değildir sözü bu film için geçerli bence.
Öyle işte. Ben başağrısı, proje ve tez üçgenime geri dönmek sitiyorum izninizle.